MENUMENU
MENU

Üsküp

4 Ekim 2011 · Yurtdışı · Azgezmis

500 yıllık Osmanlı hakimeyetinin izleri Makedonya’nın başkenti Üsküp’te pek silinmiş görünmüyor. Tarihi Osmanlı Çarşısı, taş sokaklar, kuyumcular hepsi bir arada, geçmişte yaşananları hala canlı tutuyor. Ancak geçmişe şöyle bir uzandığımız da bir zamanlar Roma İmparatorluğu, ardından Bulgar İmparatorluğu ve sonrasında Osmanlı topraklarında olan Üsküp’ün sonra Yugoslavya topraklarına katıldığını, en sonunda Makedonların kendi bağımsızlıklarını kazandıklarını görüyoruz, ki bu da 1991 yılına rastlıyor. Tabi bunlar burada yazdığım kadar kolay olmadı. Bir türlü anlam veremediğim birbirini takip eden toprak savaşlarından sonra tüm bu taşlar yerine oturdu. Yugoslavya’nın dağılmasına bir çoğumuz şahit olduk.

Sonuç olarak onca savaştan sonra bugün Makedonya çok zengin bir yer değil ama pek çok doğu bloku ülkesine nazaran küllerinden yeniden doğmayı başarıyor diyebiliriz. Manastır şehrinde gezerken yazdığım gibi ticari denge bugün Türkiye’nin aleyhine dönmüş durumda. Makedonya bize göre ucuz bir ülke, eskiden bizden alışveriş yaparken bugün yapmaz olmuşlar. Çinden aldıkları mallar her yanı doldurmuş.

Üsküp Çarşısının içlerine doğru uzandığımızda hemen karşımıza kaytan bıyıklı bir Türk berberi çıkıyor. Bizi dükkana davet ediyor çay ısmarlamak istiyor ancak vaktimiz sınırlı olduğu için teşekkür ediyoruz. Eski zamanlarda her şeyin daha iyi olduğunu anlatıyor. İnsanlar daha refah içinde yaşıyormuş ancak son dönemde fakirlik artmış. Gerçekten de çarşı biraz durgun geliyor gözümüze. Başka bir köşede bir ayakkabı imalatçısı görüyoruz içeride birileri namaz kılıyor, hemen içeri girip merhaba diye söze başlıyoruz. Çarşıdaki tüm dükkanlar neredeyse tek katlı ve Osmanlı Mimarisi hakim. Geçmişi hayal ederek sokaklarda yürüyorum. Arnavut kaldırımı döşeli dar sokaklarda yanyana dizilmiş bir sürü küçük dükkan var. Bunların çoğunun hırdavat dükkanı olduğu dikkatimi çekiyor. Çarşı pazar alışveriş deyince demek ki buralarda en çok reğbeti onlar görüyorlar diye düşünüyorum. Çarşıda gezerken çoğu kereler insan kendini yurt dışında değil Türkiye’de dolaşıyor gibi hissediyor. Bir kaç dükkandan birinde mutlaka Türkçe konuşan birine rastlıyorsunuz. Ancak Manastır ve Ohrid‘e göre burada Türk esnaf sayısı daha az. Öğrendiğimize göre bu şehirdeki nüfus dağılımda Türkler % 1,70 lik bir orana sahipler. Çoğunluk elbetteki %66,75 ile Makedonlara ait.

Eski çarşının içinden çıkınca kafeteryaların olduğu bölüm başlıyor. Buralarda çoğunlukla gençleri görüyorsunuz ve tabiki ortama yüksek sesli müzik hakim. Bu kadar Türkçe konuşulan bir yerde Tarkan’ın şarkılarını duymak insanı şaşırtmıyor elbette. Yanyana sıralanmış bir çok bar merdivenli sokaklarda uzanıp gidiyor. Barlara nispet bir de Kapan Han meydanındaki daha mütevazi ve bana sorarsanız daha bir karakteristik gözüken yerler var. Buralarda yerel halktan insanlar turistlerle birlikte oturup yiyip içiyor. Kapan Han Osmanlı zamanından kalma bir han. Bir zamanlar ticaretin hızlı döndüğü mekanlardan biriyken bugün sessizliğe bürünmüş, bahçe katında sadece bir restaurant var. Üst katları kapalı duruyor. Kapan Han etrafındaki yerlerde Türkçe konuşan garsonlar servis yapıyorlar. Yani Makedonya’da yabancı dil bilmeye gerek yok, zaten kendinizi evinizde hissediyorsunuz.

Şehri ikiye bölen Vardar Nehrinin üzerinde yer alan taş köprüden geçince sanki başka bir şehre giriyorsunuz. Köprüden karşıya geçerken geride bıraktığınız eski şehre baktığınızda Bizans döneminden kalma Üsküp Kalesi dikkatinizi çekecek. Vaktiniz varsa şehri tepeden görmek için kaleyi gezebilirsiniz.  Adı üstünde eski şehir ne kadar eski ise burası da bir o kadar modern. Her yanda heykellerin yer aldığı geniş caddeler sağlı sollu kafeler, restaurantlar ve hepsi de modern görünüşlü. Dolaşırken şehir içindeki bu heykellerin çok yakın zamanda konduğunu öğreniyoruz. Neredeyse 3-4 metre arayla bir heykele ratlıyorsunuz. Belli ki şehrin havasını değiştirmek istiyorlar. Yeni yerleşim yerinde karşımıza Rahibe Teresa diye bildiğimiz yardımsever rahibenin bir zamanlar evinin bulunduğu mekan çıkıyor. Burada öğreniyoruz ki asıl adı Teresa değil Rahibe Gonca. Aslen Roman olan rahibe daha sonra adını Teresa olarak değiştirmiş. Ancak Gonca ismini duyunca rahibenin bir zamanlar müslüman olduğunu düşünmeyin. Bu isim sadece bir tesadüf.

Şehrin iki yakasını birleştiren köprüye geri dönmek istiyorum yeniden. Eski şehirden yenisine geçerken köprünün tam ortasına geldiğmizde karşımıza çıkan dağda kocaman bir haç dikili olduğunu gördük. Bu haç Vodno Dağının en yüksek yerine yani zirveye 2000 yılında dikilmiş. Hıristiyanlığın gücünü göstermek adına oldukça görkemli ve büyük. Neredeyse şehrin her yerinden görülüyor. Bunun örneğini daha önce Beyrut‘ta da gördüğüm aklıma geliyor. Orada da Harisa Dağı’nın en yüksek yerine Meryem heykeli dikilmiş, tüm şehri gözetiyor gibi duruyor. Bu tip yerler zamanla bir buluşma yeri haline dönüşüyor ve elbette dinler için güç gösterisi oluyor. Zaman zaman bir caminin hemen karşısına kilise yapılmış olması örneği ile çok karşılaşıyoruz. Bu yapılar ses çıkarmasa da her biri sembolik olarak dinlerin gücünü insanlara hatırlatıyor.

Üsküp kabaca yarım günde gezilip bitirilecek bir yer. Ancak biraz Üsküp dışına doğru çıkıp 1 saatlik bir mesafede yol alırsak Kalkandelen veya Tetovo denilen şirin bir kasabaya ve burada da Osmanlı Dönemi eserlerinden Alaca Camii’ne ulaşıyoruz. Camii’nin boyası yapılırken binlerce yumurta akı kullanılmış. Kaynaklar bunun 30.000′in üzerinde bir yumurta kullanılarak yapıldığını yazıyor. Bugün bile yapı boyalarını olanca güzeliği ile koruyor. Yapının mimar İshak Bey tarafından 1438 yılında yani Osmanlı döneminde inşa edildiğini öğrendiğimde, aradan geçen onca zamana rağmen renklerin bugün hala çok canlı olmasına inanamadım açıkcası. Başlangıçda belki bir camii için bir saat yol mu gidilir diye düşünebilirsiniz ama kesinlikle gitmeye ve görmeye değer bir cami. Caminin kocaman bir de bahçesi var. Öğrencileri cami bahçesine getirip resmini çizdiriyorlar. Fakat asıl sahne caminin içinde, bir çok minik müslüman camiye kuran öğrenmeye geliyor. Kimisi Türk olup sizinle iletişime geçebiliyor ama bazıları sizi hiç mi hiç anlamıyor. Bahçe cıvıl cıvıl minik öğrenciler ile kaynıyor. Fotoğrafçıların arayıp bulamadığı nimetler bu minik suratlar. Neredeyse 1 saate yakın bu minicik caminin içinde ve dışında bolca fotoğraf çekerek vakit geçiriyoruz.

Buraya kadar gelmişken yakınlarda bulunan meşhur Harabati Baba Tekkesine de uğruyoruz. Burası kocaman ve yeşil bir bahçe içinde yer alan binalar topluluğundan oluşan bir Bektaşi Tekkesi. Türkiye’de tekke ve zaviyeler yasaklanınca Bektaşiler merkezlerini Makedonya’ya ve Arnavutluğa taşımışlar. Bizi tekkenin dervişi gayet güleryüzlü karşılıyor. Malum Bektaşilerin kapıları herkese açık. Biz sürekli fotoğraf çekmek isterken o hoş sözler söylüyor. Duyduklarımız hepimizin hoşuna gidiyor şüphesiz. Tekkede oldukça sade bir hayat yaşamayı seçmiş olan bu derviş konuşmaları ile gerçekten etkileyici, diğer kişileri bilemiyorum ama söylediği sözler ve bulunduğum ortam bana çok iyi geldi. Öyle ki oradan hemen ayrılmak istemedim biraz daha kalmak istedim.

Bir gün yakınlarından geçip uğramak isterseniz kapıları herkese olduğu gibi size de açık bilesiniz. Kapıdan içeri girdiğinizde hemen bir hoş sohbet başlıyor ve çay ikramı yapılıyor. Savaş zamanında ise bu kale gibi duvarların ardında bulunan yapılar bir çok insan için koruyucu olmuş. Tekke bu ülkede de bir ara Bektaşilerin elinden alınmış. Ancak bağımsızlık savaşı verilirken dervişler gelip tekrar buraya yerleşmişler ve geri almayı başarmışlar o dönemde tekke içine sığınan bir çok insan da saldırılardan korunmuş. Fotoğraf çekiyorsanız mutlaka bu tekkeye uğrayın emin olun ilginizi çekecek çok şey bulacaksınız.

Üsküp’de konaklamak isterseniz City Hostel’in fiyatlarına göz atabilirsiniz geceliği oda başına 43 Euro civarında. Bu hosteli Eurobookings sayfasında bulabilirsiniz. Lonely Planet sayfasına bakarsanız bugüne kadar ödeyeceğiniz en uygun fiyatla konaklamanız mümkün. Fiyatlar 8-9 Euro civarından başlıyor. Ancak tabiki bu fiyata çok konfor beklemeyin. Ortak banyo, ortak tuvalet kullanımı ve bir odada 7-8 kişi konaklayabilirsiniz. Buraya gidiş ise artık eskiye göre çok daha ucuz Pegasus havayolları ile İstanbul’dan direk uçuşlar 30-40 Euro civarında. Bu sayede yurt dışı gezisi yurt içi gezisi ile aynı fiyata geliyor. Tabi birde biz Türkleri en çok uğraştıran şey yani vize yok. Bu da Makedonya’ya gitmek başka bir güzel sebep.

Bu yazıyı beğendiyseniz ve diğer yazılarımızdan haberdar olmak isterseniz RSS ya da Twitter hesabımızdan bizi takip edebilirsiniz. Facebook Sayfamızı beğenebilir ya da Azgezmiş Facebook Grubumuza katılabilirsiniz. Bizimle iletişime geçmek için iletişim Sayfamızıkullanabilirsiniz.

Siz ne diyorsunuz?

Son eklenen yazılardan haberdar olmak için lütfen email adresinizi ekleyin ve gelen cevaptaki onay bağlantısına tıklayın.

Etstur

Tatil keyfi için Etstur...

125x125
Bumerang - Yazarkafe